CENAB ERSÖZ İLE GÜNÜN YORUMU
-
Günün Yorumu 08 Şubat 2010
Paylaşmaktan sakınmadığımız, sevgiyle yoğurup, saygıyla dile getirdiğimiz “düşünce anları”ndan merhaba…
...
En temel insan haklarından biri, “katlanılan eziyetleri ve hükmedenlerin yarattığı sefaleti anlatabilme hakkıdır” diye söze başlayarak: “hükümetlerin görevi, halkın haklarını korumak mıdır yoksa haklarını ellerinden alıp cümle âleme neler yapabileceğini mi göstermektir?” diye sual edersem temel haklarımızdan birine sahip çıkmış sayılır mıyım?
Göğe merdivenle çıkıp Yaradan’la birlikte gezeceğini sananlar duymuşlar mıdır?
Hiç sanmıyorum… eğer kulak verip işitecek duyarlıkta olsalar; bir zorba yobaz yardakçısıyla, kayıtsız şartsız millete ait olan egemenlik hakkımızın temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekili makam odasını değil basmak, düşünmemeliler bile!..
Yerde bir mazlum aman dilese, gökte meleklerin harekete geçtiğini düşünenlere reva görülen uygulamaya bakın…
İnsanların düşüncesini önemsediğiniz de ağızlarından çıkan sözlere mi bakarsınız yoksa düşüncelerinin uygulaması eylemlerine mi?
Neymiş?... Her şeyin keyiflerine göre olmasını isteyen zorba yobaz, herkesin ve tabiatın dahi kendilerine itaat etmesini isteyecekmiş… Her şey kendi isteklerine göre yapılmalıymış… İnsanların karşı çıkamayacağı kendi düzenlerine, akla uymayan gelenekler uyduracakmış…
Bu aymazlık; kayıtsız şartsız tek egemen olan Millet’i yok sayma, tanımama ya da tam adıyla resmen kendini bilememe, kendine malik olamama değil midir?
Cumhuriyetimizin Devrim Şehidi Kubilay’ı Menemen’de katledilmesine karışmış bir kimsenin torunu şimdi Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Başbakan Yardımcılığı görevini yüklenmiş ise: dedesini, atasını inkâr etmiş mi olmaktadır?
Başbakan Yardımcılığı görevini üstlendiğine göre Türkiye Cumhuriyetini inkâr ediyor değildir herhalde?
Yurttaşlık haklarını gasp etmeye yönelik bu soysuzluğu kınamak yeterli olur mu? Hesabının sorulması gerekmez mi? Yaptıklarının farkında olmadıkları bir şeyi yapmaktan vazgeçmelerini bekleyecek kadar hayalperest mi olmalıyız? Halkın çalınan mallarının peşine kim düşecek? Zarar gören bireylerin hakkını aramak kime düşmekte? Toplumu koruma görevi kimindir? Halkın çalınan malları ve hakları için kurulacak Yurttaşlık Örgütü mü yapmalıdır gereğini? Yapılan haksızlıklara katlanmak yenilerine davetiye çıkarmaktan başka bir şey midir Sivil Toplum Kurumlarının Sayın Başkanları?.. Halkın görevi sadece boyun eğmek mi sanılır?
Tüm Cumhuriyet dönemi Hükümetlerinin yaptığından iki kat daha fazla borç nasıl ödenecek? Yabancılaştırılan onca tesisin yerine kalkınma hamlesi olarak ne tür yatırımlar gerçekleştirilecek? Şimdiye değin görülmemiş oranlara çıkmış işsizlik nasıl yok edilecek? Ülkede tüm endüstri dalları, teğet geçeceği söylenen krize çarpılıp üretim durmuşken, görülmemiş oranlara çıkmış banka kârları Başbakanlıkça atanan Bankalararası Düzenleme ve Denetleme Kurumu Başkanlığınca düzenlenip denetlenecek mi? Açıklamaktan gurur duyulan kişi başı milli gelir rakamları, maaşlarını Devletin belirlediği emeklilere, memurlara, asgari ücretlilere yansıtılacak mı? Onca öğretmen açığı bulunurken boşta gezen eğitim fakültesi mensupları ne yapacaklar? Eczaneler kapanacak mı? Tohumları dejenere edilmiş ürünler gelecek nesilleri nasıl etkileyecek? Endüstrinin mülkiyeti kimlerin elinde olmalı, toplum için üretim araçlarının sorumluluğunu kim taşımalı, ülkeye ihanet etmemek için aylak ve suçlu bir nesil bırakmama gibi sorunlar konuşulup çare olmak yerine, ülke gündemini işgal eden değil, ettirilen konunun vahametine bakar mısınız?
Bakar da sinir ve hayretinizden parmaklarınızı ısırır mısınız? Ve dahi öfke ve hıncınızdan parmaklarınızı yer misiniz?
Her ne kadar geçmiş dönem milletvekillerinden Sayın Nesrin Ünal başörtüsüne rağmen ziyadesiyle ağırlandığını ve teşekkür ettiği nezakete tanık olduğunu dile getiriyorsa da; iki sene önce Sayın Başbakanımızın eşi Gata’ya hasta ziyaretine kabul edilmemişmiş… Kendi tabirleriyle, kabul etmeyip dışarıda görüşmek isteyen ziyaret edilecek olanın refakatçisi… Gata sorumlularınca herhangi bir uygulamayı dile getiren yok… Varsayımlar üzerinden siyaseten nasıl kullanırızın fikir cambazlıkları…Ve televizyon ekranlarında Sayın Başbakanımızın eşi Hanımefendinin gözyaşlarını siler durumda resimleri…
Vicdanlara baskı yapılmasını benimseyen, gözeten, öğütleyen ve yapanlar mutlaka kendi çıkarları peşinde koşanlardır. Hazır gözyaşları hilekârlığın işaretidir.
İnancınıza göre velev ki türban, çarşaf, burka, peçe, sarık, sakal, haşema; bunlardan biri din yolunda iman etmiş olmanın doğru tercihi olsun. Diyelim ki türbanı tercih etmek, diğerlerinin tümünün yanlışlığını ilan etmiş olmak değil midir? Kendi tercihinden gayrisini imansız ilan etmiş olmaz mısın? Kimden almaktasınızdır böyle bir hak ve yetkiyi?
Bir avuç aşmayacak sakala göre bele kadar sakal, bele kadar sakala göre bir avuç sakal uygunsuz olmuş olmazlar mı? Hangi ilahi adaletin öğretileri kullar arasında şekilsel, bedensel ayrımcılığı önermektedir?
Bütün ahlâki yargılar bile kişisel zevklere ve seçimlere göre seslendiriliyor. Herkes kendi doğrusundan bahsediyor. Kendi doğrusunun diğerlerinin doğrusundan daha doğru olduğunu iddia ediyor. Başlıbaşına bir doğrudan ise bahseden yok…
En yüksek hakikat, kelimelere sığmaz. Kelimelerle anlatamazsınız. Yaradan’ı hissedersiniz, kabul edersiniz. Şah damarınızdan yakını tariflemek mümkün olabilir mi? Eğer bir şekle, şemale sokmaya kalkışırsanız şirke batmış olur; tek olan Yüce Rabbime; benzer yaratmış olursunuz. Kâfirlik etmiş olursunuz. Bu nedenle, en yüksek üstadın, sevgili Peygamberimizin Yaradan’ın hakkında söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Yaradan vahyetmiştir: Peygamberimiz müjde verici, uyarıcı, elçi, tebliğ edici, açıklayıcı, şahittir. Kendini onun emirlerine ve dininin hizmetine vermiştir. Ve asla endişe etmez…
Eğer insan bu dünyada gerçekleştirdiği eylemlerinden ötürü din günü sorumlu tutulacaksa, eylemlerinin iyi ya da kötü karşılıklarını alacaksa kudretli ve özgür olmalıdır. Esirgemesi, bağışlaması bol Allah’ım, kötüyü isteyemeyeceği ve (kötülükleri Nuh tufanı, ebabil kuşlarıyla cezalandırdığı gibi) emretmeyeceğine göre evrendeki kötünün sorumlusu insanın kendisidir.
İki yüzlülük, nefret, sahtekârlık ve geçmişin gölgelerinden bile korkularak hükmedilen bir ülkede yarınına kim güvenebilir?
Güvenilecek yarınlara düşünceler üretecek yeni bir düşünce anlarında buluşuncaya sağlıcakla kalınız.
Eklenme Tarihi : 07.02.2010 12:16
101 kez okundu.












